AFAD, SEDDK, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile Türkiye Sigorta Birliği temsilcileri, depreme hazırlığın yalnızca dayanıklı bina üretmekle sınırlı olmadığını; finansman, sigorta, veri paylaşımı, planlama ve toplumsal farkındalıkla birlikte ele alınması gerektiğini vurguladı.
Doğal Afet Sigortaları Kurumu’nun (DASK) bu yıl dokuzuncusunu düzenlediği DASK Depreme Dayanıklı Bina Tasarımı Yarışmasının finali, 15 Mayıs 2026 Cuma günü İstanbul Osmanlı Arşivleri’nde gerçekleştirildi. Final programı kapsamında bu yıl ilk kez düzenlenen “Deprem Risk Yönetiminde Entegre Yaklaşım: Kurumlar Arası İş Birliği ve Gelecek Perspektifi” başlıklı panelde, afet yönetimi, sigorta, mekânsal planlama ve risk azaltma politikaları aynı masada ele alındı.
DASK Genel Sekreteri Balkır Demirkan moderatörlüğünde düzenlenen panele; AFAD Deprem ve Risk Azaltma Genel Müdürü Prof. Dr. Orhan Tatar, SEDDK Grup Başkanı Müge Güleç, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Mekânsal Planlama Genel Müdürü Yavuz Erdal Kayapınar ve Türkiye Sigorta Birliği Genel Sekreteri Özgür Obalı katıldı. Panelde, 6 Şubat depremlerinden çıkarılan dersler, zorunlu deprem sigortasının yaygınlaştırılması, yapı stokunun doğru analiz edilmesi, veri paylaşımı ve kurumlar arası koordinasyonun güçlendirilmesi başlıkları öne çıktı.
Balkır Demirkan: Depreme hazırlık da bir takım oyunu
Panelin açılışında konuşan DASK Genel Sekreteri Balkır Demirkan, Depreme Dayanıklı Bina Tasarımı Yarışması’nın yalnızca bir öğrenci yarışması olmadığını, aynı zamanda deprem riskine karşı ortak akıl üretme kültürünü destekleyen önemli bir platform olduğunu söyledi.
Yarışmada öğrencilerin önce tasarım yaptığını, ardından malzemeleri hazırlayıp yapıyı test ettiğini hatırlatan Demirkan, bu süreci “müthiş bir takım oyunu” olarak tanımladı. Demirkan’a göre kurumların deprem öncesi ve sonrasındaki sorumlulukları da benzer bir takım çalışmasını gerektiriyor.
Demirkan, “Deprem öncesi hazırlığımızı yapmak ve deprem sonrası afetlerden bir an önce eski hayatımıza dönebilmek için belli hazırlıklar yapmamız gerekiyor. Bu da bir takım oyunu” mesajı verdi.
Bu yıl ilk kez panel düzenlenmesinin arkasında da bu anlayışın bulunduğunu belirten Demirkan, DASK yönetiminde temsil edilen kurumların bir araya gelerek iş birliğini nasıl artırabileceğini konuşmasının önemli olduğunu ifade etti. Demirkan, önümüzdeki yıllarda eksperler ve diğer sektör paydaşlarının da sürece dahil edilmesiyle panelin daha geniş bir yapıya taşınabileceğini söyledi.
Orhan Tatar: 6 Şubat, deprem hazırlığı açısından acı bir milat oldu
AFAD Deprem ve Risk Azaltma Genel Müdürü Prof. Dr. Orhan Tatar, konuşmasına 6 Şubat 2023 depremlerinin Türkiye açısından tarihi bir kırılma noktası olduğunu vurgulayarak başladı. Türkiye için asıl miladın 17 Ağustos 1999 olması gerektiğini belirten Tatar, buna karşın geçen sürede yeterli hazırlığın yapılamadığını ve 6 Şubat depremlerinin bu gerçeği acı biçimde ortaya koyduğunu söyledi.
Tatar, 6 Şubat’ta 9 saat arayla iki büyük deprem yaşandığını, yaklaşık 120 bin kilometrekarelik alanın etkilendiğini, 14 milyon insanın doğrudan, 85 milyon insanın ise dolaylı olarak bu süreçten etkilendiğini anlattı. Depremler sonucunda 53 bin 737 vatandaşın hayatını kaybettiğini hatırlatan Tatar, “Keşke tek bir vatandaşımızı dahi yitirmeseydik” ifadeleriyle can kayıplarının önlenebilir tarafına dikkat çekti.
Tatar’a göre doğru kentleşme, doğru zemin seçimi, doğru yapılaşma ve yönetmeliklerin eksiksiz uygulanması halinde can kayıpları çok daha sınırlı kalabilirdi. Bu nedenle Türkiye’nin deprem gerçeğini yalnızca afet sonrası müdahale başlığıyla değil, afet öncesi risk azaltma perspektifiyle ele alması gerekiyor.
2000 öncesi bina stokuna dikkat çekti
Tatar, 6 Şubat depremleri sonrasında 18 ilde yaklaşık 2 milyon 350 bin binada hasar tespiti yapıldığını belirtti. Yapılan tespitlerde yaklaşık 39 bin 850 binanın tamamen yıkıldığını söyleyen Tatar, can kayıplarının büyük bölümünün bu binalarda yaşandığını ifade etti.
Yıkılan binaların yüzde 80’inin 2000 yılı öncesinde inşa edilen yapılardan oluştuğuna dikkat çeken Tatar, Türkiye’nin bu bina stokuna özel olarak odaklanması gerektiğini söyledi. Tatar ayrıca 2018 deprem yönetmeliğine göre yapılmış bazı binaların da yıkılan yapılar arasında yer almasının dikkatle değerlendirilmesi gereken bir konu olduğunu belirtti.
Bu tablo, Türkiye’de yalnızca yeni binaların değil, mevcut yapı stokunun da sistematik biçimde analiz edilmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Tatar’ın değerlendirmelerine göre, bina envanterinin sağlıklı şekilde çıkarılması, yapıların zemin bilgileriyle birlikte değerlendirilmesi ve yöneticilerin bu verilere karar alma süreçlerinde erişebilmesi deprem risk yönetiminin temel başlıkları arasında yer alıyor.
“Risk azaltma kültürü yaşam biçimi haline gelmeli”
Prof. Dr. Orhan Tatar, AFAD’ın 6 Şubat sonrasında çok büyük bir koordinasyon süreci yürüttüğünü belirtti. Tahliye süreçleri, geçici barınma alanları, konteyner kentler, yer seçimleri, kalıcı konutlar ve altyapı yatırımlarının çok boyutlu bir operasyon gerektirdiğini anlatan Tatar, bu süreçte Türkiye Afet Müdahale Planı çerçevesinde birçok kurumun birlikte çalıştığını ifade etti.
Tatar, kurumlar arası koordinasyonun deprem risk yönetiminde en kritik başlıklardan biri olduğunu belirterek, özellikle risk azaltma alanında bu koordinasyonun daha güçlü ve daha dinamik hale getirilmesi gerektiğini söyledi.
Risk azaltmayı “koruyucu hekimlik” yaklaşımına benzeten Tatar, afet gerçekleşmeden önce tehlikeyi görmek, riskleri doğru algılamak ve proaktif şekilde önlem almak gerektiğini vurguladı. Tatar’a göre yapısal kapasiteyi geliştirmek tek başına yeterli değil; toplumun, yöneticilerin, yerel idarelerin ve tüm kurumların risk farkındalığını da artırmak gerekiyor.
DASK için afet öncesi rol vurgusu
Tatar, DASK’ın afet öncesi risk azaltma faaliyetlerinde daha aktif ve daha radikal projeler üretmesi gerektiğini de dile getirdi. AFAD olarak bu konuda iş birliğine hazır olduklarını belirten Tatar, sigortacılık hizmetlerinin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılmasının AFAD’ın görev alanları içinde de yer aldığını söyledi.
Tatar, DASK, AFAD ve ilgili kurumların birlikte çalışması halinde sigortanın yalnızca afet sonrası ödeme yapan bir mekanizma olmaktan çıkıp afet öncesi risk azaltma politikalarının da parçası haline gelebileceğini belirtti.
İstanbul ve Marmara Bölgesi’nin deprem gerçeğine de dikkat çeken Tatar, sağlıklı veri tabanları, nitelikli bina envanterleri ve kurumlar arası ortak çalışma kültürünün artık ertelenemeyecek ihtiyaçlar olduğunu ifade etti.
Müge Güleç: Zorunlu deprem sigortasında hedef yüzde 100 yaygınlık
SEDDK Grup Başkanı Müge Güleç, konuşmasında sigorta bilincinin deprem farkındalığının ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladı. Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun 2019 yılında kurulduğunu hatırlatan Güleç, kurumun temel görevinin sigortalıların ve sigortacılık sektörünün hak ve menfaatlerini korumak, piyasa düzenini sağlamak ve faaliyetlerin güvenli şekilde yürütülmesini temin etmek olduğunu söyledi.
Güleç, Türkiye’de sigorta bilincinin belli bir noktaya geldiğini ancak deprem ülkesi olma gerçeği dikkate alındığında bu bilincin daha da artırılması gerektiğini belirtti. Özellikle Zorunlu Deprem Sigortası’nın yaygınlaştırılması, SEDDK açısından en önemli öncelikler arasında yer alıyor.
Güleç’in paylaştığı verilere göre Türkiye’de bu yıl itibarıyla 11,7 milyon Zorunlu Deprem Sigortası poliçesi bulunuyor. Bu rakam, konut stokunun yaklaşık yüzde 50’sine karşılık geliyor. Güleç, kurum olarak bu oranı yüzde 100’e taşımayı hedeflediklerini ifade etti.
Hasar sürecinde hız ve güvenilirlik öncelikli
Müge Güleç, deprem sigortasında yalnızca poliçe sayısının değil, hasar süreçlerinin de kritik olduğunu söyledi. Deprem sonrasında sigortalının sigorta şirketine hızlı şekilde ulaşabilmesi, hasar bildirim mekanizmalarının önceden kurgulanmış olması ve tespit süreçlerinin güvenilir biçimde işlemesi gerektiğini belirtti.
Güleç’e göre hasarın hızlı ve doğru yöntemlerle tespit edilmesi, hem sigorta sektörü hem de DASK açısından güvenin korunması için önemli. Bu nedenle SEDDK, süreç içerisinde sorun görülen alanlarda düzenleyici ve denetleyici rolünü kullanmaya devam ediyor.
Bu yaklaşım, afet sonrası dönemde sigortanın yalnızca maddi ödeme sağlayan bir araç değil, aynı zamanda toplumsal toparlanmayı hızlandıran bir güven mekanizması olarak konumlanması açısından önem taşıyor.
Yavuz Erdal Kayapınar: Doğru bina kadar doğru yer seçimi de önemli
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Mekânsal Planlama Genel Müdürü Yavuz Erdal Kayapınar, deprem risk yönetiminde mekânsal planlamanın belirleyici rolüne dikkat çekti.
Kayapınar, Bakanlığın görev alanı içinde yerleşime açılacak alanların bilimsel verilerle değerlendirilmesi, yer bilimsel etüt raporları ve mikrobölgeleme çalışmalarının hazırlanması gibi kritik başlıkların bulunduğunu söyledi.
Kayapınar’a göre hasarları ve can kayıplarını azaltmak için yalnızca mühendislik hizmeti almış dayanıklı bina üretmek yeterli değil. Binanın doğru zeminde, doğru yerde ve doğru planlama kararlarıyla yapılması da aynı derecede önemli.
“Yanlış yerde yapılmış, mühendislik hizmeti almış bir bina bile risk oluşturabilir” mesajı veren Kayapınar, afet tehlikelerinin planlara mutlaka entegre edilmesi gerektiğini ifade etti.
6 Şubat sonrası yer seçimi ve kalıcı konut süreci
Kayapınar, 6 Şubat depremleri sonrasında Bakanlığın AFAD ile koordinasyon içinde önemli bir görev üstlendiğini belirtti. AFAD’ın ilk müdahale ve can kurtarma faaliyetlerinin ardından, Bakanlık ekiplerinin sahaya intikal ederek hasar tespit çalışmalarını başlattığını anlattı.
Hasar tespit sürecinin ardından hak sahipliği, yer seçimi, rezerv alanların belirlenmesi ve kalıcı konutların projelendirilmesi gibi çalışmaların yürütüldüğünü ifade eden Kayapınar, deprem bölgesinde daha önce yapılmış mikrobölgeleme çalışmalarının yer seçimi süreçlerini hızlandırdığını söyledi.
Kayapınar, 455 binin üzerinde bağımsız birimin kısa sürede üretilmesinin büyük bir emek, hız ve maliyet gerektirdiğini vurguladı. Ancak bu tür büyük maliyetlerin azaltılması için afet öncesi önleyici yaklaşımın güçlendirilmesi gerektiğini belirtti.
Yerel yönetimler ve kentsel dönüşüm vurgusu
Kayapınar, kentsel dönüşüm ve güçlendirme çalışmalarında yalnızca Bakanlığın değil, yerel yönetimlerin de kritik rol üstlendiğini söyledi. Bakanlığın kentsel dönüşüm süreçlerinde yerel yönetimlere destek verdiğini belirten Kayapınar, ancak dönüşümün yerelde sahiplenilmesi gerektiğini ifade etti.
İstanbul özelinde Kentsel Dönüşüm Başkanlığı tarafından belediyelerden strateji belgeleri istendiğini hatırlatan Kayapınar, Marmara bölgesine yönelik özel bir yapılanmanın da devreye alındığını belirtti.
Kayapınar’a göre sıvılaşma riski taşıyan alanlar, kıyı bölgeleri, tsunami etkisine açık alanlar ve zemin açısından riskli bölgeler bilimsel verilerle belirlenmiş durumda. Bu verilerin planlama kararlarına yansıtılması, dirençli şehir yaklaşımının temel unsurlarından biri.
Deprem yönetiminin yalnızca dayanıklı bina üretimi olmadığını belirten Kayapınar, bunun aynı zamanda bir yönetim modeli gerektirdiğini söyledi.
Özgür Obalı: Dört binadan yalnızca biri yeterli sigortalı
Türkiye Sigorta Birliği Genel Sekreteri Özgür Obalı, sigorta sektörü açısından depreme hazırlıkta en önemli başlıklardan birinin koruma açığının kapatılması olduğunu söyledi.
6 Şubat depremleri sırasında DASK yönetiminde görev yaptığını hatırlatan Obalı, sigorta sektörü ile DASK arasında köprü kurulması sürecinde sektörün büyük bir gayret gösterdiğini ifade etti. Obalı’ya göre 6 Şubat’ta çok acı tecrübeler yaşandı ancak önceki depremlere kıyasla daha iyi bir koordinasyon sağlandı.
Buna rağmen bu koordinasyonun artık el yordamıyla değil, yönetişim perspektifiyle sistematik hale getirilmesi gerektiğini belirten Obalı, sigorta sektörünün afet yönetiminde daha etkin kullanılabileceğini söyledi.
Obalı, Türkiye’de ciddi bir koruma açığı bulunduğunu vurgulayarak, bina stoku açısından bakıldığında dört binadan yalnızca birinin gerçekten doğru ve yeterli şekilde sigortalanmış durumda olduğunu ifade etti.
Eksik sigortalanma en önemli sorunlardan biri
Özgür Obalı, 6 Şubat depremlerinin eksik sigortalanma sorununu çok net biçimde ortaya koyduğunu söyledi. Bir sigorta poliçesinin gerçekten işlevsel olabilmesi için, deprem sonrası oluşan kaybı hakkıyla karşılayabilecek teminat yapısına sahip olması gerektiğini belirtti.
Hasar yönetim sürecinin de en az poliçe yaygınlığı kadar önemli olduğuna dikkat çeken Obalı, hızlı ödeme ve doğru tutarda ödeme yapılmasının sigortaya duyulan güven açısından kritik olduğunu söyledi.
Obalı, deprem sonrasında teminatların endekslere bağlanması ve metrekare bazlı çalışmalar gibi adımların eksik ödeme riskini azaltmaya yönelik önemli gelişmeler olduğunu dile getirdi.
“Deprem teminatı olmayan sigorta kalmasın”
Obalı, sigorta sektörünün 6 Şubat sonrasında bir deprem reform ajandası hazırladığını ve ilgili kurumlarla paylaştığını söyledi. Bu ajandada sigortanın yalnızca afet sonrası ödeme yapan bir yapı olmaktan çıkıp, afet öncesi önleyici politikaların da parçası haline gelmesi gerektiği vurgulanıyor.
Obalı, “Deprem teminatı olmayan sigorta kalmasın” yaklaşımını dile getirerek, deprem riskinin farklı sigorta ürünlerinde de daha kapsayıcı biçimde ele alınması gerektiğini belirtti.
Bir binanın ruhsatı verilmeden önce sigortasının sorgulanması ya da kullanıma açılmadan önce deprem teminatının kontrol edilmesi gibi mekanizmaların tartışılabileceğini söyleyen Obalı, sigorta sektörünün finansman kapasitesinin de afet öncesi hazırlık süreçlerinde değerlendirilebileceğini ifade etti.
Deprem sonrasında ise yalnızca bina hasarlarının değil, insanların yeniden hayata tutunmasını sağlayacak nakit ihtiyaçlarının da dikkate alınması gerektiğini belirten Obalı, sosyal toparlanmayı destekleyecek sigorta çözümlerinin önemine dikkat çekti.
Ortak veri altyapısı: Panelin en güçlü ortak başlığı
Panelin ikinci bölümünde tüm konuşmacıların üzerinde birleştiği ana başlıklardan biri ortak veri altyapısı oldu.
Balkır Demirkan, “Ölçemezsek yönetemeyiz” diyerek kurumlar arası veri paylaşımının ve bu verilerin analiz edilmesinin deprem risk yönetimi açısından kritik olduğunu söyledi.
Prof. Dr. Orhan Tatar da her kurumun kendi içinde çok değerli veriler ürettiğini ancak bu verilere erişim konusunda sorunlar yaşandığını belirtti. Tatar’a göre ortak çalışma kültürünün geliştirilmesi ve verilerin hızlı erişilebilir hale getirilmesi, afet risk azaltma süreçlerinde büyük fark yaratabilir.
AFAD ile DSİ arasında yürütülen dere ıslahı ve temizlik çalışmasını örnek gösteren Tatar, kurumlar arası iş birliğinin somut sonuçlar üretebildiğini ifade etti. Tatar, İl Afet Risk Azaltma Planları’nın da bu açıdan önemli bir zemin sunduğunu belirtti. İRAP’lardaki eylemlerin önemli bir bölümünün belediyelere ait olduğunu hatırlatan Tatar, yerel yönetimlerin bu sürecin en büyük paydaşlarından biri olduğunu söyledi.
Müge Güleç: Yapı stokunu daha iyi görmek gerekiyor
Müge Güleç, mevcut yapı stokunun resmini daha net görebilmenin afet yönetimi açısından kritik olduğunu söyledi. Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü, AFAD, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ve DASK gibi kurumlarda ciddi veriler biriktiğini belirten Güleç, bu verilerin birbirleriyle konuşabilir hale gelmesi gerektiğini ifade etti.
Güleç’e göre kurumların uzun yıllara yayılan veri projeleri artık entegrasyon aşamasına yaklaşmış durumda. Bu verilerin entegre edilmesi, mevcut yapı stokunun daha doğru anlaşılmasını ve daha etkili tedbirler alınmasını sağlayabilir.
Kayapınar: Ulusal ölçekte afet veri ve karar destek altyapısı kurulmalı
Yavuz Erdal Kayapınar da tüm kurumların ortak kullanacağı ulusal ölçekte entegre bir afet veri ve karar destek altyapısına ihtiyaç olduğunu söyledi.
Kayapınar, zemin verileri, yapı ruhsat bilgileri, nüfus hareketleri, altyapı envanteri, uydu görüntüleri, bina performans analizleri ve afet senaryoları gibi çok sayıda verinin farklı kurumlarda bulunduğunu belirtti.
Bu verilerin aynı standartlarda bir araya getirilmesi ve karar alıcılara hızlı, doğru ve güvenilir bilgi sunması gerektiğini söyleyen Kayapınar, “Veri doğru olursa kararın doğruluk oranı da artar” mesajı verdi.
Bakanlığın Türkiye Ulusal Coğrafi Bilgi Sistemi üzerinde çalıştığını belirten Kayapınar, bu sistemle kamu kurumları, yerel yönetimler ve özel sektörün elindeki coğrafi verilerin standart hale getirilmesinin hedeflendiğini söyledi.
Obalı: Veri paylaşımı sigorta fiyatlamasını da güçlendirir
Özgür Obalı, verinin sigorta sektörü açısından da her şeyin merkezinde olduğunu vurguladı. Deprem sürecinde hasar verisi, ekspertiz verisi, metrekare bilgileri ve konut ölçekleri gibi verilerin ortak kullanımının operasyonel hız ve verimlilik sağladığını belirtti.
Obalı’ya göre yapı stoku, zemin bilgileri ve hasar verilerinin sigorta sektörüyle daha sağlıklı paylaşılması, fiyatlama süreçlerini de olumlu etkileyebilir. Hangi bölgede, hangi zeminde, hangi riskin nasıl fiyatlanması gerektiğini daha doğru gören sektör, daha sağlıklı prim yapıları oluşturabilir.
Veri paylaşımında kişisel veriler ve güvenlik başlıklarının dikkate alınması gerektiğini belirten Obalı, buna karşın ortak hedefe hizmet eden yapılarda verinin paylaşılabilir hale getirilmesinin önemli olduğunu söyledi.
Zorunlu afet sigortası yeniden gündemde
Panelde öne çıkan önemli başlıklardan biri de zorunlu afet sigortası oldu. Özgür Obalı, Türkiye’nin yalnızca deprem değil, sel, yangın, heyelan ve diğer ikincil afet riskleriyle de karşı karşıya olduğunu belirtti.
Türkiye’nin kuzeyinde sel riskleri, güneyinde yangın riskleri, batısında ve Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde deprem riskleri bulunduğunu söyleyen Obalı, bu riskleri kapsayan daha geniş bir sigorta yapısına ihtiyaç olduğunu ifade etti.
Obalı, havuzun büyümesinin sistemin sürdürülebilirliği açısından önemli olduğunu belirterek, yalnızca deprem riskine odaklanan değil, farklı afet risklerini de kapsayan bir yapının vatandaş nezdinde sigortaya güveni artırabileceğini söyledi.
Sigorta sürekliliği ve yenileme sorunu
Özgür Obalı’nın dikkat çektiği bir diğer konu da sigortada devamlılık oldu. Sigorta sektörünün aktif ve pasif sigortalılarla birlikte milyonlarca kişiye ulaştığını belirten Obalı, buna rağmen poliçelerin devamlılığını sağlamakta zorluk yaşandığını söyledi.
DASK açısından da benzer bir durum bulunduğunu ifade eden Obalı, birçok konuta sigortanın girdiğini ancak yenileme aşamasında devamlılığın sağlanamadığını belirtti.
Bu nedenle tahsilat, düzenli ödeme, yenileme ve sigorta bilincini sürdürülebilir kılacak mekanizmalar üzerinde çalışılması gerektiğini vurguladı.
Eğitim ve farkındalık olmadan kalıcı çözüm mümkün değil
Panelde kurumlar arası koordinasyon ve veri paylaşımı kadar, eğitim ve farkındalık da öne çıkan başlıklar arasında yer aldı.
Prof. Dr. Orhan Tatar, toplum tabanlı risk azaltma anlayışının önemini vurgularken, üniversiteler ve gençlerin bu sürecin en büyük paydaşları olduğunu söyledi. AFAD’ın TÜBİTAK ve YÖK ile yürüttüğü iş birliklerine değinen Tatar, gönüllülükten akreditasyona, teknik iş birliğinden AR-GE’ye kadar geniş bir alanda üniversitelerle çalışma yürütüldüğünü belirtti.
Özgür Obalı ise sigorta bilincinin ilkokuldan itibaren geliştirilmesi gerektiğini söyledi. Çocuklara erken yaşta afet ve sigorta bilinci kazandırmanın uzun vadede daha bilinçli tüketiciler ve daha dirençli toplumlar oluşturacağını ifade etti.
DASK’ın Depreme Dayanıklı Bina Tasarımı Yarışması da bu yönüyle yalnızca mühendislik öğrencilerine yönelik bir yarışma değil, aynı zamanda deprem farkındalığını genç kuşaklara taşıyan önemli bir platform olarak değerlendirildi.
Depreme dayanıklılık artık çok boyutlu bir mesele
Panelde yapılan değerlendirmeler, Türkiye’de deprem risk yönetiminin artık yalnızca bina dayanıklılığı üzerinden ele alınamayacağını gösterdi. Dayanıklı yapı üretimi elbette temel başlıklardan biri olmaya devam ediyor. Ancak bunun yanında doğru zemin seçimi, mikrobölgeleme çalışmaları, yapı stokunun analiz edilmesi, sigorta teminatlarının yaygınlaştırılması, hasar süreçlerinin hızlandırılması, veri paylaşımı, finansman ve toplumsal farkındalık da aynı bütünün parçaları olarak öne çıkıyor.
DASK’ın yarışma finalinde düzenlenen panel, afet yönetiminde kamu otoriteleri, sigorta sektörü, yerel yönetimler, üniversiteler ve özel sektör arasında daha güçlü bir iş birliği ihtiyacını bir kez daha gündeme taşıdı.
Konuşmacıların ortak mesajı ise netti: Türkiye’nin deprem gerçeği karşısında kaybedecek zamanı yok. Afet sonrası müdahale kadar, afet öncesi risk azaltma politikalarına da odaklanmak; kurumlar arası veriyi birleştirmek; sigortayı daha etkin kullanmak ve toplumsal farkındalığı artırmak gerekiyor.
